Reiki ve Çocuklarımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Reiki ve Çocuklarımız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.02.2008

NAMASTE

Kişinin hata yaptığını kabul etmesi çok zor. Geri planda daima ‘gerekçe merkezi’ çalışıyor. Sevdiklerimize karşı yaşadığımız gerekli ya da gereksiz gergin anlar, hırçınlıklar, kızgınlıklar haklı olduğumuzu düşünelim ya da düşünmeyelim (ki genelde haklıyızdır) kalbimizde daima bir sızı bırakır. Hele kızgınlığımız, hırçınlığımız çocuklarımıza karşi ise gerekçe merkeziniz fazla mesai yapsa bile bu durum pişmanlık, vicdan azabı, başarısızlık duyguları ile birleşir ki bu geri tepmiş bir silah gibi kişinin kendisini vurur. Bunun acısı öyle büyüktür ki geçmez. Acı acı üzerine eklenir. Çevrenizdekiler sizin anneliğiniz ile ilgili övgüler yağdırır, ama kalbiniz notunu vermiştir’ ZAYIF’. Alahın emanetine, hediyesine, hayatta en sevdiğinize, kıymetlinize , hak ettiği gibi davranmamış , değerini bilmemiş ve kötü bir anne olduğunuzu göstermişsinizdir. ‘KÖTÜ ANNE’. Üstelik bu çukur öyle derindir ki girdin mi çıkılmaz. Bu duyguyu sürekli yaşamanıza gerek yok arada yaşasanız da kalbinizde ve aklınızda kendinizi damgaladınız mı, o derin çukur sizi hortum gibi çeker.

Nereden mi biliyorum?.........
Ben bir anneyim. Üstelik ikiz annesiyim. Anne olamayacağımı bilerek yola çıktım. Belki saflık ama anne olmamam ile ilgili gönlümde ne negatif ne de pozitif duygu yoktu. Allah önce onları bilinçsizce hayallerime soktu, sonra da kucağıma almamı nasip etti. Nasip, mucize, hediye, emanet, ne dersek diyelim onlari ilk gördüğümde dört billur göz bana bakıyordu, iki pırlantam olmuştu. Biri kiz biri erkek. Hissettiklerimi tanımlamak cok zor . Mutluluk, sevgi, şefkat, huzur, sıcaklık, aşk, sorumluluk… Bu duyguyu kelimelere dökmek o kadar zor ki, rüyada idim sanki. Ama mutluluğun yanında, Allah’ın bana büyük bir görev verdiğini düşünüyordum ve bu görevi çok iyi başarıp, iyi bir anne olmayı diledim. İki pırlantamı en iyi şekilde işleyecekdim. Öyle iyi bir işçilik çikartacaktım ki onların ışıkları dunyayi aydınlatacaklardı. İyi bir insan olmaları için üstüme düşenin en iyisini yapacaktım. ‘İYİ BİR ANNE’ olacaktım. Başta annem olmak üzere bildiğim annelerin (bana göre) yaptıkları hataları yapmayacaktım. Bu güne kadar düşünüyorum da yer yer zor ama her anı çok güzel günler geçti. Zorluklardan sikayet etmiyordum. Ne yapıyorsam sevgiyle ve isteyerek yapıyordum. Zorluklar daha çok bedensel yorgunluk olarak kendini gösteriyordu. Günde 2 saat uyuduğum ilk 2,5 yıl da bile yorgunluktan bitap sabahın 6’sında daha gözümü kırpmamış olduğumda tekrar tekrar uyuttuğum pırlantalarımdan birini yatağına yatırırken bile kulaklarına ‘kendini özletme’ diyecek kadar yorgunluğumun ve her anın tadını çıkartmaya çalışıyor ve yaşadığım her an için Allah’a şükrediyordum.
Hala, her an şükrediyorum ama son yıllarda (çocuklarım şu an 10 yaşındalar) zorluklar, bende sevimsiz bir şekilde kendini gostermeye başladı. Hal ve tavırlarım değişmeye başladı. Yine zor gunlerden birinde, bir an farkettim. Şöyle bir kendime ve yaptıklarıma baktım. İnanamadım ve belki beni tersine inandirir diye ablamı aradım. Telefondaki hıçkırıklarım hala kulağımda. Ablama “Gitgide anneme benziyorum, aynı onun gibi davranıyorum, ben anne olursam böyle yapmayacağım dediğim herşeyi yapıyorum.” diye ağlıyordum. Annem “Beni anne olunca anlarsınız.” derdi. Annem gerçekten iyi ve fedakar bir annedir. Beni çok sevdiğini biliyorum. Ben de onu çok seviyorum. Ama gençliğin eleştirici bakış tarzı ve kuralları kabullenmeme isteği ile belki, onu kendi kendime elestirdiğim oldu. O günlerde annemin bu sözünü, ‘olgunlaşıinca beni anlarsın’ diye anlıyordum. Ama doğrusu buna hiç ihtimal vermiyordum. Annem gibi davrandığım gün, artık olgunlaşıyorum. acaba bu nedenle mi annem gibi davranıyorum, diye düşündüm. Yoksa artık annemi anlamaya mı başlamıştım?... Cevap ise kocaman bir HAYIR idi. Yanlış yine yanlış, hata yine hata idi. Kendimi doğru ve haklı goremiyordum. Yanlış yapıyordum. Bu sefer hatalı olan bendim. Çocuklarıma daha anlayışla ve sabırla yaklaşabilirdim. Her gün kendime “Bugün yeni bir baslangıç, sabırlı olacaksın ve asla patlamayacaksın” diye söz veriyordum. Ama her akşam yatağımda sessizce başarısızlığıma ağlıyordum. Sanki göz yaşlarım, yaşadığım günde yaptığım hataları silmek istercesine, kendimi temizlemeye calışırcasına akıyordu. En acısı da ben kendi halime ağlarken çevremdekiler, çocuk yetiştirmem ile ilgili övgüler yağdırıyorlardı. Arkadaşlarım kendileri bir çocukla baş edemezken, benim iki çocuğumu yetiştirme tarzımı yere göğe sıgdıramıyorlardı. Ama ben kendimi hep iki yüzlü hissetim. Onlar hiç ‘ kötü anne ‘ halimi görmediler. Belki görseler buna mı üzülüyorsun diye gülüp geçerler. Ama beni ilgilendirmiyor. Çocuklarıma gösterdiğim en ufak bir sabırsızlık ve ses tonumdaki en ufak bir sertlik bile beni derinden yaralıyor. Aile kurallarını belirlemeden aynı yaşta iki çocuk yetiştirmek çok zor . Ama bu kuralları sabır ve olgunlukla uygulayabilirim. En azından canlarım bunu hak ediyor. Başaramadığımda, başsarısızlığımın faturasını onlara çikartıp, sabrımın taşması ve ses tonumun sertleşmesi hiç adil değil. Allaha çok şükür, çocuklarım çok saf ve temiz bir enerjiye sahip. Onların özü güzel, benim sertliklerimi hemen unutup aynıi çizgiden devam edebiliyorlar. Bana aynı şekilde kenetleniyorlar ve sevgileri hiç yıpranmıyor. Hatta kızdıktan sonra pişmanlıktan özür dilediğim günlerde bile beni üzülmemem için teskin ediyorlar , tutarsıizlığımı asla kullanmıyorlar ve kendilerini bozmuyorlar.

Çalışkan bir insanım, kolay yılmam. Bilgim, becerim ve görgüm doğrultusunda, enerjimi zorlarım. Her zaman yapabildiğimin en iyisini yapmaya çalışırım. Ama bu konu, hayatımın en büyük başarısızlığı, kendimi değistiremiyorum. Sakinliğimi koruyamıyorum. Üstelik olası problemleri en aza indirebilmek icin sınırlarım, tanıdığım diğer annelere göre çok daha geniştir. Her zaman patlamıyorum, her an sertleşmiyorum. Ama ara ara da olsa içimdeki o çirkin ‘ben’in çıkmasını engelliyemiyorum. O hiç bana benzemiyor. Nereden içime girdi bilemiyorum. Bir an beynim uyuşuyor ve sadece bağzı sesler duyuyorum. Hiç tanıdık değil. Hiç sevgi dolu değil. Hiç benden değil. Sanki o anı yaşayan ben değgilim, biri benim yerime rol yapıyor (en azından, böyle düşünmek beni rahatlatıyor). Üstelik en kötüsü, rol yapan beni izlemiyorum bile, beynim uyuşmuş öylece kalıyorum. Ve sakinlestiğimde olayı hatırlıyorum. Eğer izlemeyi başarsam ‘farkında’ olup kendime, ya da içimdeki diğer ‘ben’e müdahale edebilirim. Ama yapamıyorum, içimdeki o sevgisizlik tohumunu silip atamıyorum.

Kendi zorluklarıma ve başarısızlıklarıma katlanmam oldukça zor, ama daha zoru aynı şeyleri çocuklarımın da yaşayacağını bilmek olurdu. Birgun kızım kardeşi ile bir problem yaşıyordu. Görüntü çok tanıdık geldi. Sanki bu sahneyi daha önce görmüştüm. Daha önce baş rol oyuncusu ben idim. Bu sefer ise minik kızım, meleğim gitmiş yerine benim kızgın halimi andıran başka bir melek gelmişti. Bir anda gözümün önünden bir sahne geçti. Anne olmuştu meleğim, yatağinda, gizlice, sezsizce, pişmanlik içinde kendi haline ağlıyordu. Sanki yıkanıp, temizlenmek istercesine. Biranda panik oldum. Gözümün önünden DNA’lar geçiyordu. Acaba karakteristik bazı özelliklerimiz DNA’larımızdan mı geçiyor ve uygun bir ortam bulduğunda kendiliğinden ortaya mı çıkıyordu? Ya da kızıma iyi anne olmak isterken bazı yönlerimle kötü bir örnek mi oluşturuyordum. Soruların cevabı ne olursa olsun problemin çözümü tek idi. ‘KENDİMİ DEĞİŞTİRMEK’. içimdeki sevgisizlikleri yok edip, yerini sevgi ile doldurmam gerekiyordu. Üstelik sorumluluğum artmıştı. Artık sadece kendim icin değil çocuklarım için, torunlarım için, gelecek nesillerim için, belki de gelecek karmalarım için değismem gerektiğine inanıiyordum. Çok uğraştım ama tek başına olmuyordu. Ve yine bir gece boğgazımda kocaman bir yumru, göz yaşlarım sel olmuş akarken, Yaradan’dan bütün kalbimle diledim, ‘DEĞİŞMEYİ’ ve ‘YARDIMINI’ diledim. Sadece bu konuda değil, korkularımdan, sevgisizliklerimden, kızgınlıklarımdan ve diğer bütün negatif halimden arınmak için yardım diledim. 2 gün sonra komşum bir NLP eitiminden bahsetti. Bunun ne olduğunu bile tam olarak bilmiyordum. Ama NLP eğitmeni 20 yıldır tanıdığım bir arkadaşıim çıktı. Ve işlerimin çok yoğun olduğu bir dönemde neden orada olduğumu tam bilmeden kendimi eğitimde buldum. 1 ay sonra, yine yıllardır tanıdığım Reiki ile uğrastığını bildiğim ama birkere bile kendisine ne olduğunu sormadığım arkadaşım, Reiki ile tanışmama vesile oldu.

10 yıl önce çocuklarım doğduğunda onları birer pırlanta gibi çok iyi işlemek ve ışıltılarının dünyayı sarması için iyi bir anne olmayı dilemiştim. Şimdi bunu yapabilmek icin kendi pürüzlü yanlarımı çok iyi işleyip, parlatır ve ışıldamaya başlarsam onların kendi yollarini aydınlatıp, gidecekleri istikameti bulmalarına yardımcı olacağımı biliyorum. Eğer bunu başarabilirsem işte o zaman ‘İYİ ANNE’ ya da ‘İYİ İNSAN’ kavramı tam olarak anlam kazanacak.

Bunun için gerçekten uğraşıyorum. Aldığım eğitimlerin ve Reiki’nin cok faydası oldu. Farkındalıklarımı artırmak için çok değişik yollar deniyorum. Başarı oranım arttı ama hala sık sık tökezleyip düşüyorum. Her tarafım yara bere içinde. Gerekçe merkezim eskisi kadar çalışmıyor ama benden de vazgeçmiş değil. Egom beni okadar seviyor ki beni bırakmak için pek gönüllü değil. Beynim ise 2 eski dosta, bunca yıl bana arkadaşlık ettikleri için teşekkür edip, kibarca kapının yolunu gösterebilmek için çareler arıyor.

Geçenlerde ‘KÖTÜ ANNE’ çukuru beni yine içine çekti. Eşim ile beraber işten eve geç gittiğimiz günlerden birinde, doğal olarak çocukları bir parça görüp, sohbet etmek istedik. Ve onların odalarına gitmesi 21:30 ‘u buldu. Ama yataklarına yattıklarında saat 22:00 idi. Oğlum da kızım da birçok ıvır zıvır şeyle uğraşıp sanki 1 dakika daha geç yatsalar büyük ödülü alacaklarmış gibi ellerinden gelen her şeyi yaptşlar. Yattıktan sonra babalarıi kitap okudu, ben de kısa bir süre sıra ile yanlarında yattım. Kızım yorgunluktan bayılmış halde hemen uyudu. Geç gelip onlarin normalden geç yatmalarına vesile olduğumuz için hissettiğimiz mutsuzluğa inat, oğlum tuvalet bahanesi ile sürekli yataktan kalkıyordu. İşin kötüsü tuvaleti olmadığı için tuvalete gidiş gelişi rutin yapılan bir törene benziyordu. Bu rutin törenlerin sayısı artınca gitgide gerilmeye başladım. Uyardım, ama birkere uykusu kaçmıştı oğlumun. Saat 23:00’ü geçmişti.

Artık uyumuş olmalıydı. Oğlumun yorganını sıkıştırmak için eğilmiştim ki bir baktım yatakta bir kıpırtı oldu ve 2 parlak göz bana bakıp ayaklandı. Tuvalete giderken sanki sohbetin ortasında imiş gibi bir ses tonu ile konuşmaya başlayınca, sanki beynim uyuştu. Sabrım taştı ve ‘kötü anne ‘ yine ortaya çıktı. Sesim yine bir yabancıya aitmiş gibi geldi bana ve bir daha yataktan kalkmayıp, hemen uykuya dalması için gereksizce sert bir ses tonu ile onu uyardiı, oğlum yatağına giderken üzgün ve kırgın duruyordu. Yüzüme hiç bakmadı. Yatağına yattı ve arkasını döndü. Bu da benim için oldukça sert bir tavır idi. Çok nadir bana kırılırdı. Geç başlamış olan ama keyifli bir akşamı gereksiz sertliğimle berbat etmiştim. Onunla konuşabilirdim, daha sabırlı ve anlayışlı olabilirdim, kendi küçüklüğümü hatırlamaya çalışabilirdim ve saymaya gerek olmayan yapmadığım diğer bütün davranışları yapıp çözüm yolu arayabilirdim, Ama ben yapmadım. Kolay çözümü seçtim. Ses tonumda ve yuz hatlarımda bir ayarlama yapmak kolayıma mı gitmişti? Dürüstçe cevap verirsem “Hayır”. Bilerek kolay yolu seçmemiştim. O an birsey düşünmemiştim. Olayı bilinçli yaşamamıstım. Olayı sadece yaşamıştım. Farkında olmadan. kendime dışarıdan bakmadan, 10’a kadar saymadan, bilinçsiz davranmıştım. Sevgisiz davranmıştım. Kendimi kötü hissetmeye başladım. Kocaman çukur beni içine çekiyordu yine. Bu çukura düşmekten kurtulabilmek için gerekçe merkezim çalışmaya başladı. Oğlumun yanına tekrar yatıp ona sarıldım ve özür diledim ve hareketimin gerekçelerini saymaya başladım. Ama kulaklarıma inanamadim. Bu sefer gereksiz ve geçersiz bahanelerin arkasına sığınmıyordum. Oğluma durumumu bütün açıklığı ile anlatıyor ve ondan yardım istiyordum.
Canım” dedim ona.
Canım. Özür dilerim. Seni kırmak istemedim. Sana kızmak istemedim. Ama çok geç oldu ve sen yarın okula gideceksin. Seni erken uyutmaya çalışıyorum ama başaramıyorum. Bildiğim bütün yolları denedim ama olmadı. Çaresiz kalınca bocalıyorum, geriliyorum ve sesim bir anda yükseliyor. Sen baba olsan ne yapardın? Ben gecenin 11’inde hala uyumamış olsam ve uyumamak için dirensem ne yapardın. Sen de patlamaz mıydın?” diye sordum.
Oğlum adildir. Haklı olduğumu düşündüğünde üzülme annecim der ve boynuma sarılırdı. Ama bu sefer sarılmadı. Sözleri yüzüme tokat gibi çarptı. Yüzüme bakmadan boğuk bir ses tonu ile “Hayır, patlamazdım.” dedi. Ve devam etti. "Ben sakince çocuğumun yatmasını söylerdim, geç uyursa okulda uyuyacağını hatırlatırdım.”

Ben istediğim sonuca ulaşmak için hemen bilmiş bilmiş ilave ettim, “Pekiyi, ya bunları soylemene rağmen uyumamaya devam ederse, ne yaparsın?”

Cevap hic de beklediğim gibi değildi, benim o an düşünemeyeceğim kadar üst seviyeden geldi. “Bir daha söylerdim, bir daha söylerdim, bir daha söylerdim. Ama hiç kızmazdım. Hiç uyumazsan da sen artık büyüdün o zaman okulda uyur ve uyarı alabilirsin, uyarıyorum bu senin sorumluluğun. derdim. “

Artık savunulacak bir tarafım kalmamıştı. Olayı kendimi bile şaşırtacak bir şekilde ortaya koydum. “Canım yavrum, keşke senin dediğin gibi yapabilsem. Çok isterim. Ama çabuk geriliyorum, gerilince sakinleşemiyorum, bir anda beynim uyuşuyor, sonra da sanki ben ben olmuyorum oğlum. Keşke gerildiğimde bana beni hatırlatacak birşey olsa da hiç değişmesem hiç sertleşmesem.” dedim.

Ve aklıma bir fikir geldi. “Ben gerilmeye başladığımda bana beni hatırlatabilir misin? Belki bir şifremiz olur ve sen yada kardeşin onu söylediğinde bu dünyaya gelebilmek için beni anne olarak seçtiğiniz için, sizin gibi tatlı evlatlarım olduğu için Allah’a şükretmem gerektiğini hatırlatır” dedim.
Minik dudaklar kulağıma eğildi birşeyler söyledi. Anlamadım. Tekrarlamasını söylediğimde sanki bunu çok düşünmüş ve cevabı çoktandır biliyormuş gibi kendinden emin bir şekilde tekrarladı “NAMASTE”.

Oğlum bana içimdeki sevgiyi hatırlamamın anahtarını verdi. Bu anahtarla unuttuğum an sevgimi içimde bulup SELAMladim. Iste o zaman anladim, belki de bildiğim bir şeyi tam idrak ettim. Hiç kimse başkasının pürüzlerini yontup işlemekten sorumlu değil. Herkes birbirine vesile oluyor ve ancak kendi kendinin pürüzlerini düzeltebiliyor. Ben çocuklarıma ne kadar vesile olurum bilemiyorum ama, onlar bana çok iyi ustalık yapıyorlar. Onlar sayesinde her geçen gün içime daha çok bakıp, içimi daha çok temizlemeye çalışıyorum. İç ışığımı arttırabilirsem belki çocuklarımın yolunu aydınlatıp kendi yollarını bulmalarına daha çok yardımcı olurum. Ama biliyorum ki yollarını ben göstermiyeceğim, kendileri bulacaklar .

O günden sonra birkaç defa oğlum ve kızımın kulağıma ‘NAMASTE’ diye fısıldaması gerekti ve Allah’a şükürler olsun, işe yaradı, kuvvetli egom nedeni ile yaramadığı anlar da oldu. Ama oğlum sayesinde yolumun sonunda bir ışık olduğuna inancım arttı, umutsuzluğumdan sıyrıldım. Bir vesile ile yazdıklarımı okuyanların da inançları kuvvetlenir umudu ile yaşadıklarımı kendimce sizinle paylaşmak istedim. Yaradan’dan kendi özündeki sevgiyi arayan herkesin idrakinin artmasını, azminin azalmamasını, cesaretinin kırılmamasını diliyorum.


NAMASTE,
Funda Bekişoğlu

3.02.2008

Anne Karnında Başlayan Öğrenilmiş Korkular / Bölüm 1

Her insanın belli bir hayat kalitesi vardır. Bu hayat kalitesinin oranı ise; yaşadığınız hayattan ne kadar keyif aldığınız ve bu hayatın ne kadarını içinize sindirerek yaşadığınızla alakalıdır. . Her anını keyifle, huzurla, kendine güven içerisinde, sevgiyle, her türlü isteğini yerine getirerek yaşayan, kendisiyle ve dolayısıyla çevresiyle barışık, sosyal, aktif bir hayat geçiren bir bireyin hayat kalitesi çok yüksektir. Ama tam aksiyse; her an öfkeli, korku dolu, kendine güvensiz, sevgiyi yaşayamayan ve yaşatamayan bir bireyin ise, hayat kalitesi de bir o kadar düşüktür. İşte bu hayat kalitemizin düşmesine sebep olan ise egolardır.

Ego deyince aklımıza kalıplaşmış bir açıklama gelir. Kendini beğenmiş, ukala insanlara bizler egolu damgasını yapıştırıveririz. Bu da bizim doğru bildiğimiz yanlışlardan biridir. Ego terimi oldukça geniştir ama bir tanesinin varlığı bile insanın mutsuz olmasına büyük bir nedendir. Bunlardan bazıları; kıskançlık, öfke, kırılganlık, saldırganlık, korkular (ölüm korkusu, terk edilme korkusu, yükseklik korkusu, yalnızlık korkusu, kaza yapma korkusu, hastalanma korkusu, başarısızlık korkusu, hırsız korkusu, hayvan korkusu…), güvensizlik, sevgisizlik (kendini sevmeme, sevilmediğini ya da sevilemeyeceğini düşünme), acılarla beslenme, kendine değer vermeme, yargılama, aşağılamadır. Ama tüm bunları tek bir başlıkta toplayacak olursak, tüm egoların kaynağı sevgisizliktir.

Sevginin yeşermediği, daha doğrusu sevgiyle yeşermeyen her birey; kendine güvensiz olur, kendine güveni olmayan birey korkularını oluşturur. Korkularıyla yaşayan birey, kıskanç olur, çabuk kırılır ve incinir. Kırılan, incinen kıskanç bir birey ise saldırganlaşmaya ve ani öfke patlamaları yaşamaya başlar. Eğer ki birey, bu egoların farkında değilse ve böyle davranmayı bir yaşam biçimi haline getirmişse, kendinden oluşan kuşaklara yani çocuklarına da bunları bilinçli ya da bilinçsiz olarak öğretmeye başlar. “öğretmek” kelimesini özellikle, üstüne basa basa vurgulamak istiyorum çünkü egolar sonradan öğrenilmiş olan duygu karmaşalarıdır. Hiçbir birey anne karnına, egolara sahip olarak gelmez. Bu yüzden daha anne karnında başlar tanışıklığımız, sevgisizlikten doğan korkularla, yani egolarla.

Çoğunlukla, ilk, bebeğini dünyaya getirmeye hazırlanan bir anne adayı, kendine olan sevgisinden ödün vermeye başlar. Vücudu değişir, hareketleri kısıtlanır, kendini güzel bulmamaya yani artık aynaya baktığı zaman kendini sevmemeye başlar. Bu sevgisizlik içinde kendine olan güvenini kaybeder ve türlü korkular üretmeye başlar. “Ben bu bebeğe nasıl bakacağım, ya sakat doğarsa, ay niye bugün kıpırdamadı bir sorun mu var, ya düşük yaparsam, ya doğuramazsam, ya eşim artık beğenmezse” gibi düşüncelerden oluşan korkularla, huzursuz geçecek bir hamileliğin temelleri atılmış olur. Bu hamilelik döneminin ilk aylarında, zaten geldiği yeri anlama ve alışma telaşında olan bebeğin karmaşık duygularına, bir de annenin, mutsuz ruh hali eklenince, bebek tümüyle rahatsız olur ve bunu da annesini rahatsız ederek göstermeye başlar.

Anne adayı ise, bebek tarafından verilen bu tepkileri fiziksel problemler olarak hisseder. Anne tüm duygu yoğunluklarını tek başına yaşadığını düşünürken, aslında onunla beraber yol alan, her yiyip içtiğinden olduğu kadar her yaşadığı duygudan da beslenen bebek, tüm bunlardan etkilenir ve anneye sinyaller göndermeye başlar. Anne, ne kadar bu sinyalleri algılayamazsa, bebeğin bu dünya da kalma isteği de aynı oranda azalır. İşte ilk korkular bu devrede oluşur çünkü bebek, annenin mutsuzluğunun kendisinden kaynaklandığını düşünerek, anneyi üzüyor olmaktan korkmaya başlar. Bu da bebekte geldiği yere geri dönme isteği uyandırır ve sağlıksal olarak zayıflar ve bundan doğal olarak etkilenen anne adayı, sorunlar yaşamaya başlar. Ben tüm hamileliği boyunca, karın ağrıları, kramplar, kusmalar, yaşayan hatta doğuma kadar ki olan tüm zamanını hiç hareket etmeden yatarak geçirmek zorunda olan birçok anne adayı tanıdım. Eğer ki anne; bu bebeği tam anlamıyla kabul eder ve o nu hayatına müdahale etme potansiyeli olan bir varlık olarak görmeyi bırakırsa, bebek rahatlar, sevildiğini hisseder ve hayata sıkı sıkı tutunduğu için bu korkusunu atlatır ve anneyi de rahat bırakır.

Zaman ilerledikçe, anneyi olduğu kadar çevresindeki tüm olan biteni ve hatta konuşulanları bile iyice anlamaya başlayan anne karnındaki bebek, annenin hangi durumlardan iyi ya da kötü etkilendiğini, bu durumların ne olduğunu ve annenin bunlara nasıl bir tepki verdiğini ezberler. Fiziksel olarak gelişen bebek, duygularını da oluşturmaya başladığından, annenin tüm mutlu ve mutsuz olduğu durumları kendine mal etmeye, yani, bunu kendine bir yaşam biçimi olarak seçmeye başlar ve bunu kaydeder. Dolayısıyla, ne zaman aynı tip bir olayla karşılaşsa, otomatik olarak öğrendikleri devreye girer, bunları kendi yaşıyormuş gibi algılamaya ve anneden bağımsız olarak, kendine has tepkiler vermeye başlar.

Örneğin; eğer ki bir anne adayının düşük yapma gibi bir korkusu varsa ve başına gelen her olayda bebeğini kaybetme korkusu yaşıyorsa, bebek bunu kaydeder, saklar ve anne adayının başına gelen en ufak bir kazada kendisi düşme korkusu yani ölüm korkusu yaşamaya başlar. İşte bu kaydettiği korkuyla hayata merhaba der ve eğer bunun farkına varmazsa, hayatı boyunca kaza geçirme ya da ölme korkusuyla yaşar. Bir başka örnek daha. Eğer ki anne adayı, hamileliği boyunca kendisiyle yüksek sesle konuşulmasına tepki veriyor ve bundan hoşlanmıyorsa, hatta bundan korkuyorsa; bunu algılayan bebek, duyduğu her yüksek sesten etkilenmeye yani korkmaya başlıyor, bunu kaydediyor ve bu korkuyla dünyaya merhaba diyor. Yine bu bunun farkına varmazsa, kendisiyle yüksek sesle konuşulmasından hoşlanmıyor, biri yüksek sesle konuştuğu zaman da korkup, bir kenara siniyor. Çünkü tüm bunları anne karnındayken öğrendi, kaydetti, kendine mal etti ve yaşamaya başladı.

Anne karnında öğrenilen tüm duygular gelecekteki yaşam kalitemizi belirleyen ana kıstaslardır. Sevgisizlikten doğan korkular başka korkuları da kendine çeker ve yeni korkular oluşturur. Anne adaylarının öğrettiği tüm korkular, bilinçsizce, çocuğuna aktardıklarıdır. Serinin ikinci bölümünde ise, doğumdan sonraki yaşantımızda bize bilinçli olarak öğretilmiş olan egoları paylaşacağız.

Hepimizin yolu sevgiyle açık olsun.

Yazar: Burcu Akar
Kaynak: http://www.indigodergisi.com/burcu_20.htm

Anne Karnından Sonra Devam Eden Öğretilmiş Korkular / Bölüm 2

Bizler yıllarca, birçok şeyden korkmaya programlanmış birer robot gibi büyütüldük. Büyüklerimiz yapmamızı istemedikleri her şeyi, korkutarak durdurma yolunu bulmuşlardı.

Kendiniz gibi bir çocuk yaratmak. Benim anlatmak isteğim konu da işte tam olarak bu. Eğer ki çocuğunuz varsa; aşağıda okuyacaklarınızı önyargısız olarak okumanızı, eğer ki henüz bir meleğiniz yoksa kendi çocukluğunuzu gözden geçirerek okumanızı rica ediyorum. Siz çocuğunuzu ne kadar bağımsız bir birey olarak yetiştirebiliyorsunuz? Ya da siz ne kadar bağımsız bir birey olarak yetiştirildiniz! Ve en önemli soru; SİZ ÇOCUĞUNUZU, YETİŞTİRİLİŞ TARZINIZA GÖRE Mİ YETİŞTİRMEYİ PLANLIYORSUNUZ?


Bizler yıllarca, birçok şeyden korkmaya programlanmış birer robot gibi büyütüldük. Büyüklerimiz yapmamızı istemedikleri her şeyi, korkutarak durdurma yolunu bulmuşlardı. İşte nesilden nesle devam eden bu davranış biçimi öğretilmişlik bakımından bilinçli ama sonunun ne olacağı düşünülmediği için de bilinçsizce yapılan otokontrol yöntemidir. İplerin ebeveynin elinde olduğunu kanıtlamak ya da anı kurtarmak amacıyla ortalığa savrulmuş olan ama ileride de büyük sorunlar yaratan, yine ebeveynlerimize ait olan korku otokontrolleri…

İşte ana başlıklarıyla; hayat kalitemizi düşürüp, bizi biz olmaktan çıkaran korkularımız:


Sevgi üstüne yapılan korkutmalar

Hani çoğumuzun dilindedir ya da mutlaka anne ve babamızdan duymuşuzdur; "Çocuğum yemeğini ye yoksa seni sevmem", ya da "Uslu durmazsan senin yerine komşunun çocuğunu severim", ya da "Sen beni dinlemiyorsun, ben de artık seni sevmeyeceğim"...

Ne hazindir ki, çocukken sevgiyi kaybetmekten korkmaya ve sevgiyi hak etmek gerekliliğine inanamaya programlanan çocuk, ileri de bunu bir hayat biçimi olarak kabul edip; hırslı, kıskanç, şüpheci bir insan olup çıkıyor.

Hayata ve insanlara olan güvenini kaybettiği gibi; kendisine olan güvenini de yitiriyor. Ve yine hayata ve insanlara hep şüpheli gözlerle bakıp, hep aldatılabileceğini düşünüp, sürekli gardını almış, tetikte bekleyerek ilerlemeye çalışıyor. Hep aşırı uçlarda yaşamayı bir tercih olarak seçiyor. Ya pasif, kırılgan, hakkını savunmayı bir kenara bırakın kendi adına cümleler bile kuramayan bir birey oluyor ya da istediği şeyleri elde etmek için anlam veremediği bir hırsla savaşıp duran, kaybetmeyi hazmedemeyen, daima kendini kanıtlamak zorunda hisseden bir birey oluyor.

Ne yazık ki; iki sonuç da insanı mutlu eden, hayat kalitesini yüksek tutan kıstaslar değil. Sayacaklarım arasında en tehlikeli silah; işte budur. SEVGİ ÜZERİNE YAPILAN KORKUTMALAR. Bizler, daha çocuklarımıza sevgiyi doyasıya yaşama hakkını tanımadan, onlara sevginin bir alışveriş unsuru olduğunu öğretip, verdiğin kadarını alabilirsin felsefesini aşılıyoruz. Ama unuttuğumuz ya da atladığımız bir şey var ki; karşılık beklemeden verdikçe çoğalan tek şey SEVGİDİR.

Allah üzerine yapılan korkutmalar

Her şeyin altında yatan olduğu gibi bunun altında da aslında sevgiyle yapılan korkutma var. Ama içeriği biraz farklı, çünkü burada, sevmemiz gereken bir şeyden korkmayı öğreniyoruz. Çünkü daha çocuklarımıza Allah ı anlatmadan, O’nu, bir korku unsuru olarak tanıtıyoruz. Size bu konuyu daha anlaşılır kılmak adına bizzat yaşadığım ve açıkçası oldukça ürktüğüm bir konuyu anlatmak istiyorum. Oğlumla beraber evimizin hemen yanındaki çocuk parkına gittiğimiz de, oldukça bitap haldeki bir köpek yavrusunun kaydırağın üzerinde bitkin bir halde yattığını gördük. Oğlumun da bu durum, hemen dikkatini çekti ve ona yaklaşıp sevmek istediğinde ne yazık ki köpek korktu ve kaçtı.

Oğlum bu duruma üzüldü ama oyun oynama aşkı ağır bastığı için, kaydırağın tepesine çıkmaktan kendini alamadı ve tam kaymak üzereyken, orada oynayan bir çocuk oğlumu durdurdu ve kaymaması gerektiğini söyledi. Neden olduğunu sorduğumda da bana; “Orada köpek yattı, köpeğin olduğu yerden kaymak günahtır, Allah oğlunu çarpar” dedi. Bir an dehşete düştüm ve bunu nereden bildiğini sordum, bana annesinin söylediğini, Allah ı kızdırmamamız gerektiğini yoksa yüzümüzün eciş bücüş olabileceğini ve bunları da, bizim değil de kendisinin biliyor olmasının verdiği bir gururla, uzun uzun anlattı. O anlattı ben daha çok dehşete düştüm. Ve ben ne kadar, tersini anlatmaya çalışsam da beni dinlemeyeceğini fark ettim ve her şeyini oluruna bıraktım. Çünkü bu şahit olduğum ilk olay değildi.

Bizler, Allah'ı o kadar uzak ve korkulması gereken bir varlık olarak aşılıyoruz ki çocuklarımıza, neyi seveceklerini ve korkutuldukları şeyi sevip sevemeyecekleri konusunda büyük karmaşmalar yaşıyorlar. Bu nedenle de Allah’ a ne hissedeceğini bilmeyen, sonunda da isyankâr bir nesil yaratıyoruz. Bizlere, başımıza gelen her olayın Allah’ın takdiri olduğu öğretiliyor. İyi bir insan olursak, ebeveynlerimizin dediklerine göre hareket edersek Allah tarafından ödüllendirileceğimiz aksi takdirde cezalardan ceza beğenmemiz gerektiğine inandırılıyoruz. Neden çocuklarımıza Allah’ın güzelliklerini anlatmadan önce, cezalandırıcı, korkulası bir varlık olarak tanıtıyoruz! Neden sevmemiz gereken bir şeyden korkmamayı değil de; korktuğumuz şeyi aslında sevmediğimizi anlatmıyoruz! Korku, sevgiyle asla eşdeğer değildir.

Gelecek üzerine yapılan korkutmalar


“Derslerinde başarılı ol yoksa ileride sürünürsün, iyi bir tahsil yapıp şu mesleği seç yoksa aç kalırsın”… Nasıl bu sözler size de tanıdık geldi mi! O kadar çok gelecek korkusu aşılıyoruz ki çocuklarımıza, onlara sormak ya da araştırmak dahi aklımıza gelmiyor; “ÇOCUĞUM HANGİ MESLEĞİ SEÇERSEN MUTLU OLURSUN YA DA HANGİ YETENEĞİNİ GELİŞTİRİP BUNU MESLEĞİN OLARAK SEÇMEK İSTERSİN” diye. Şu anda bulunduğu mevkiden hiç de mutlu olmayan ama sırf aç kalmamak için ( ailelerine göre) istemeye istemeye işyerine gidip, çalışmak için çabalayan, ruh sağlığı bozuk, o kadar çok insan var ki! Belki siz de, bunlardan birisiniz. Gelecekten korkmamız gerektiği ve bizim isteklerimizin hiç de önemli olmadığı öğretildi bizlere. Sevmeden yapılan bir işin, severek yapılan bir işten daha başarı kazandıracağı nereden geldi insanların aklına bilemiyorum ama sevilerek yapılan bir mesleğin sağladığı başarının daha tatmin edici ve kalıcı olduğunun anlaşılmasını diliyorum. Nesillerdir, çocuklarımızın üzerine bir beden küçük ve üstelik de hiç tarzları olmayan bir kıyafeti, durmadan ite kaka giydirmeye çalışıyoruz. Üstlerine olmayınca da, ya orasından ya burasın patlayıveriyor. Sonucunda da; ne giydiğinden, ne de giydikten sonraki görüntüsünden hoşnut olan, durmadan gelecek korkusuyla, hayatın tüm güzelliklerini kaçıran; mutsuz, huzursuz, öfkeli bir birey yaratıyoruz.

Terk edilme ve yalnız kalma üzerine korkular

“Tamam, gelmiyor musun benimle, kal o zaman burada, ben giderim seni de almam yanıma, görürsün gününü, tek başına. Karanlıkta öcüler gelir, yer seni”, “ sen iyice yaramaz oldun, sen benim çocuğum olma artık, ben Ahmet i çocuğum yapacağım, sen de git sokak da yat, seni istemiyorum ” bu iki cümlenin de söylendiği çocuğun yüz ifadesine şahit oldum. Ve bir daha da şahit olmamayı diledim. Çünkü hiç bu kadar korku dolu gözler görmemiştim hayatımda. O an kendimi, o çocukların yerine koydum ve kendimi hiç bu kadar; çaresiz, savunmasız ve ezik hissetmediğimi gördüm. Bir çocuğun hayal gücüyle oynamak çok kolaydır. Çünkü bunu yaratan ve çocuğa sunan sizsiniz. Oyunun kurallarını bilen ve öğreten de sizsiniz. Siz ne kadar yalnızlık aşılarsanız çocuğa; çocuk da büyüdüğün de bir o kadar; çevresinde insanları tutmak için; kendini önemsemeyen silik bir kişilik olacaktır. Hiçbir zaman kendine ait fikirler üretemeyen, kim ne derse boyun eğen, isteklerini yapamayan, kendine ait değer yargıları bile bulunmayan hatta kendisi için değil sürekli başkaları için yaşayan bir birey olacaktır.


Kısaca ana başlıklarıyla korkuları anlatmaya çalıştım. Daha anlatamadığım birçokları var daha, inanın. Belki bu konuyla ilgili en az iki yazı daha çıkarılabilecek kadar ileri gidilebilir. Ama eğer ki amaç bir adım atmaksa ve dur diyebilme gücünü hissedebilmekse içinizde; şunları lütfen unutmayın;

Çocuk büyütürken korkutma yöntemini kullanmak, ASLA AMA ASLA sağlıklı bir yöntem değildir.

Sevilen bir şeyden korkulmaz ya da korktuğumuz şeyi aslında bizler sevmiyoruz…


Çocuklarımıza aşıladıklarımız aslında kendi korkularımız. Bunları bir koz olarak görüyoruz ve onların hayatlarına en büyük müdahaleleri yapıyoruz. Onlara “O” olma hakkını tanımıyoruz.


Ve en vahim olanı da aslında; bize öğretilenleri biz de kendi çocuklarımıza öğretiyoruz ve buna DUR demiyoruz. Çünkü korkutmak kolayımıza geliyor. Dilerim siz, “siz” olmayı seçip, çocuklarınıza da “o” olma hakkını vermeyi seçenlerden olursunuz.


Yazar: Burcu Akar
Kaynak: http://www.indigodergisi.com/burcu_21.htm